Header Ads

Önizleme

Dünya hayatı, ahireti kazanmak için bir vasıtadır

REKLAM Önizleme
Sual: Dünya hayatı nedir, bu dünyada nasıl hareket etmelidir?

Cevap: Hadîd sûresinin 20. ci âyetinde mealen, (Bilin ki, dünya hayatı, oyun, oyalanma, süslenme, aranızda öğünme, daha çok mal ve çocuk sahibi olma davasından ibarettir. Bu ise, şu yağmura benzer ki, kara topraktan çıkardığı yeşillikler, ekincilerin hoşuna gider. Bu nebatlar, sonra kurur. Sapsarı olduğu görülür. Sonra çöp olur. Ahirette ise, [Dünyaya düşkün olanlara] çetin ve sonsuz azab vardır. [Dünyalıkları Allahın emirlerine uygun olarak kazananlara ise,] orada Allahın rızası ve affetmesi vardır. Dünya hayatı, sâdece aldatıcı, geçici bir devredir) buyurulmuştur.

Dünyanın, ahireti kazanmak için bir vasıta olduğunu, bundan daha güzel anlatacak hangi söz vardır? Bunun için, dünya zevklerine kapılıp, doğru yoldan çıkacak yerde, dinimizin emirlerine iki elle sarılalım. İmanı ve din bilgileri doğru olup, sapıklara aldanmamış olan bir Müslüman, dürüst bir insan, kanunlara sadık bir vatandaş, hakiki bir âlim, vatansever bir kimse olur. Kendine de, milletine de faydalı olur.

İslâmiyet, insana kıymet ve ehemmiyet verir. Allahü teâlâ, Tîn sûresinin 4. cü âyetinde mealen, (Ben insanı en güzel şekilde yarattım) buyurmakta, insan hayatına çok ehemmiyet vermekte, (Cana kıymayın!) diye emir etmektedir. Bütün insanlar, Müslüman olmağa elverişli olarak dünyaya gelirler. Saf ve temiz olarak doğarlar. Bundan sonra artık, kişinin her yaptığı kendinedir. Zümer sûresi 41. ci ve Yûnus sûresi 108. ci âyetlerinde mealen, (Doğru yolda giden kendi lehinedir, sapıtan kendi zararına sapıtmış olur) buyurulmuştur. Çünkü Allahü teâlâ, onlara en sevgili kulu olan Muhammed aleyhisselâmı Peygamber ve en büyük kitabı olan Kur'ân-ı kerimi de rehber olarak göndermiştir. Kur'ân-ı kerimin ve Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" çok açık olarak gösterdiği doğru yoldan gitmeyenler, bunu beğenmedikleri için, şüphesiz cezalarını göreceklerdir. (Herkese Lâzım Olan Îmân s. 464)

***
Sual: İctihad makamına varmış bulunan yüksek kimseler, kendi ictihadlarına göre hareket etmek mecburiyetinde midir?

Cevap: İctihad makamına varmış bulunan yüksek kimseler, kendi ictihadlarına göre hareket etmek mecburiyetindedir. Başka müctehidlerin ictihadlarına tâbi olamazlar. Hatta Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vesselâm" zamanlarında da, sahâbîlerden biri, kendi Peygamberinin ictihadına uymayan ictihadda bulunursa, kendi ictihadına göre hareket ederdi. Burada bir sual sorulabilir. Peygamberler de "aleyhimüssalevâtü vesselâm" ictihad eder mi idi? Evet, onlar da, Allahü teâlânın açıkça bildirmediği emirleri, açık bildirilmiş olan emirlere kıyas ederek, benzeterek ictihad ederlerdi. Fakat ictihadlarda hata edip yanılmak ihtimâli olduğundan, ictihadlarında hata ederlerse, Allahü teâlâ, derhal Cebrâîl aleyhisselâmı göndererek, hataları vahiy ile düzeltilirdi. Yani Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vesselâm" ictihadları hatalı kalmazdı. Meselâ, Bedir gazasında alınan esirlere yapılacak şey için, Server-i âlem "sallallahü aleyhi ve sellem" bazı Sahâbe-i kiram ile birlikte bir türlü, Ömer "radıyallahü anh" ise, başka türlü ictihad etmişlerdi. Sonra, âyet-i kerime gelerek, Allahü teâlâ, imâm-ı Ömer'in "radıyallahü anh" ictihadının doğru olduğunu bildirdi. Bunun gibi (Abese) sûresi de, bir ictihad hatasını düzeltmek için nâzil olmuştu. [Tefsîr-i Hüseyn Kâşifî.] Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" vefatları sırasında, hokka ve kalem hakkındaki emirlerinin anlaşılmasında hazret-i Ömer'in "radıyallahü anh" ictihadı, yine böyledir. (Eshâb-ı Kirâm s. 52)

***
Sual: İctihad etmenin şartları nelerdir ve kimler ictihad edebilir?

Cevap: İctihad makamına lâyık olabilmek için, birçok kayıt ve şartlar vardır. Evvelâ arabî yüksek ilimleri tamam bilmekle beraber, Kur'ân-ı kerimin hepsi ezberinde olmak, sonra, âyet-i kerimelerin mana-i murâdîsini, mana-i işârisini, mana-i zımnî ve iltizâmîsini bilmek ve âyet-i kerimelerin, indiği zamanları ve sebepleri ve ne hakkında geldiklerini, küllî, cüz'î olduklarını, nâsih, mensûh olduklarını, mukayyed ve mutlak olduklarını ve bunlar gibi diğer vechelerini ve kırâet-i seb'a ve aşereden ve kırâet-i şâzzeden nasıl istihrâc edildiklerini bilmek, kütüb-i sitte ve diğer hadîs kitaplarında bulunan hadîs-i şeriflerin hepsini ezberden bilmek ve her hadîsin ne zaman ve ne için söylendiğini ve şümûl derecesini, hangi hadîsin diğerinden evvel veya sonra olduğunu, ait oldukları cihetleri, hangi vaka ve hâdise üzerine söylendiklerini ve kimler tarafından nakil ve rivayet edildiklerini ve bunların her birinin hâl tercümelerini bilmek, fıkıh ilminin üsûl ve kaidelerine vâkıf olmak, oniki ilmi, âyet-i kerimelerin ve hadîs-i şeriflerin rümûz ve işaretlerini, sûrî ve manevi tefsirlerini anlayıp kavrayabilecek ayrı bir irfâna, nûr-i iman ve itminan ile dolu münevver ve muaffâ bir kalp ve vicdana sahip bulunmak lâzımdır. Bu yüksek vasıflar ve hususiyetler, ictihad mevkii ve makamının icapları ve lüzumlu şartlarıdır. Fakat, böyle faziletleri taşıyan, akılları kuvvetli kimseler, ancak Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" asr-ı saadetinde ve Sahâbe-i kirâmın "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" zamanında ve Tâbiîn ve Tebe'i tâbiîn devrinde bulunabiliyor, sohbet bereketi ile yetişiyordu. Zaman ilerleyip, asr-ı saadetten uzaklaşıldıkça, fikirler, reyler bozulmuş, dağılmış, bidatler türemiş, böyle üstün, kıymetli kimseler yavaş yavaş azalmış, dördüncü asırdan sonra, bu sıfatlara malik bir âlim ortada kalmamıştır. Böyle olduğu, (Mîzân-ül-kübrâ) ve (Redd-ül-muhtâr) ve (Hadîka) kitaplarında, açıkça yazılıdır.

(Fa'tebirû) âyet-i kerimesinin meal-i âlisi, (Ey akıl sahipleri! Akıl erdiremediğiniz meselelerde, onları bilen ve derinliklerine tam ermiş olanlara tâbi olunuz) demektir. (Eshâb-ı Kirâm s. 51)

Hiç yorum yok

Sorularınız Dinimiz İslam hocaları tarafından cevaplandırılacaktır. Lütfen suallerinizi: dinimizislam2@gmail.com mail adresine gönderiniz. Teşekkürler.

Blogger tarafından desteklenmektedir.